Prof. Dr. Emre Alkin Yorumluyor
Hafta başından beri çok önemli bir çalışmayla uğraşıyorum. Üniversitemin çıkaracağı hakemli sosyal bilimler dergisinin ilk sayısı için bir makale yazıyorum.
 
Makale tasarruf sorunsalı üzerine. "Sorunsal" dememin nedeni, bazıları için bu konunun sorun olarak kabul edilmesi, bazıları tarafından da hiç sorun edilmemesi. Bundan başka Türkiye'de sürekli düşen tasarruflar ile ilgili herkesin şikayet etmesi ama hiç kimsenin elle tutulur bir çaba içinde olamaması.
 
Meseleye kestirmeden gireyim: Türkiye'de 1980-2003 yılları arasında Devletin iç borçlanma yoluyla yarattığı "crawding-out" yani dışarı itme etkisi, 2003 yılından sonra kamu harcamalarının daha çok vergi gelirleriyle karşılanmasına karar verildikten sonra başkalaşım geçirmiş. Yani, eskiden iç borçlanma yoluyla özel tasarrufların kamuya aktarılması benimsenirken, bugün "neden harcamalarım için topladığım paraya faiz ödeyeceğim, vergileri artırırım olur biter" mantığı ağır basmış durumda. Öyle ya da böyle Devletin özel kesimi dışarı itme etkisi devam ediyor.
 
Kamu, harcamalarını bu şekilde finanse edip adını da "bütçe disiplini" olarak koyduktan sonra, özel sektör ve hane halkı da sürekli azalan gelirleri ile harcamaları arasında sıkışıp kaldığı için borçlanmayı tercih etmek zorunda kalmış. Özel kesimin yıllar itibarıyla kullandığı kredi hacminin artışına bu argümanı kanıtlıyor.
 
Hane halkı ve özel kesimin tasarruflarının artması için, kamunun küçülmesi ve nihayetinde daha az vergi alması gerekiyor. Ancak kamu bu gerçeği biliyor ve görmezden geliyor. Bu sebeple büyümenin özel kesim harcamaları ile yatırımları olmadan sadece kamu desteğiyle sağlanamayacağını bildiğinden, "faizler çok yüksek, artık düşmeli" şeklinde bir baskı kuruyor. Bunun peşi sıra da "enflasyon-faiz" tartışmasını ortaya koyuyor. 
 
Özel tasarrufların azaldığı yerde mecburen dış kaynak gerekir. Küresel Ekonomi'nin durumu ortadayken, hele ki kaynakların kıt olduğu bir dönemde "faizler düşsün"  diye ısrar etmek, özel kesimin mecburen aldığı kredilerin maliyetini düşürerek, zeytin dalı uzatmak gibi. 
 
Doğrudur, faizde enflasyonun bir unsuru olarak değerlendirilebilir. Ancak faizlerin yükselme sebebine bakınca açık bir şekilde kamunun sürekli büyümesi olduğu görülüyor. Modern Siyasette "bütçe disiplini" kamunun küçültülmesi anlamına gelir. Ancak Türkiye'de "kamu sürekli harcayacak ve vatandaş bunu finanse edecek" anlamına geliyor. Hal böyleyken hane halkı kendi parasıyla harcama yapamıyor kredi kartları ve tüketici kredilerine doğru meylediyor. 
 
Şirketler de benzer şekilde kamunun sürekli genişlemesi sebebiyle, yüksek faiz, döviz borcu, düşük kar ve cari işlemler açığı sebebiyle Demokles'in kılıcı gibi tepesinde sallanan döviz kuru ile boğuşmak zorunda kalıyor. "Faizler düşsün" sözüne verilen desteğin sadece teknik bir hesaplamadan kaynaklanmadığını böylece anlatmış oldum.
 
Özetle, büyümenin gerçek kaynağı tasarruflar ve nihayetinde özel yatırımlar olmalıyken, kamu harcamaları ve kamu tarafından sürekli canlı tutulan inşaat sektörüyle ekonomi genişliyor. Kamunun sürekli genişlediği ve halkın gelirlerinden pay alarak tasarrufları azalttığı bir modelle, kalkınma, büyüme ve ihracat artışını sağlamak çok mümkün gözükmüyor.
 
Bunun çözümünün ne olacağını yaptığım çalışmanın sonuna sakladım. Makalem yayımlandıktan sonra sizlerle paylaşmış olacağım. Ancak, yukarıdaki bilgilere bakarak çözümün ne olduğunu tahmin etmiş olabileceğinizi düşünüyorum.  


     




© 2011 www.muhasebevergi.com Tüm Hakları Saklıdır.