Prof. Dr. Emre Alkin Yorumluyor
Değerli bir siyaset uzmanı arkadaşım bana geçenlerde bir soru sordu: "Türkiye'nin önündeki en önemli riskler hangileri ?"
 
Bu çok önemli bir soru olduğu gibi cevabı da bir o kadar değerli. Türkiye'nin genel gidişatı hakkındaki risklerden iş yapmak için ya da yatırım yapmak için gelmek isteyenlerin çekindiği risklere kadar bir çok açıdan değerlendirme yapılabilir.
 
İlk önce analize iş yapma veya yatırım yapma açısından başlayalım. Dünya Ekonomik Forumu yani WEF, her yıl birbirinden konuda birbirinden değişik analizler yapıyor. Mesela "Hangi Ülkede Hangi Global Risk iş hayatı için endişe kaynağı" adlı çalışmanın özetine bakalım. 
 
ABD, Japonya ve Almanya için "siber saldırılar" endişe yaratırken, Türkiye ve Rusya için "Finansal Mekanizmadaki Bozulma" muhtemel endişe kaynağı durumunda. Avrupa'nın büyük bir kısmı için işsizlik risk olarak gözükürken, Avustralya ve Çin'de "piyasa balonları" en büyük endişe kaynağı haline gelmiş.
 
Demek ki yabancı gözüyle Türkiye'nin yaratabileceği en ciddi risk bankacılık ve finans piyasasındaki bozulma. Peki gerçekte durum böyle mi ? Aslına bakılırsa Türkiye'deki Finans Piyasası Avrupa'daki bir çok ülkeden daha iyi durumda. Ancak Ekonomik Model yaşlanmış ve suni teneffüsle ayakta tutulduğu için, konvansiyonel işler için alınan kredilerin düşük kar sebebiyle tehlikede olduğunu herkes biliyor. Teminat yapısı şimdilik bankacıları rahatlasa da, bir bankacı için en önemli teminat kredi alan kişinin özellikleridir. Türk İş Dünyası ABD ve Uzak Doğu'da olduğu gibi start-up şirketler kurarak milyarlarca dolarlık değerlere ulaşabilecek kafa yapısında değil. Onlar büyük fabrikalarda  binlerce kişi çalıştırmaktan, çözüm yerine mal üretmekten, sıkışınca da gümrük duvarlarıyla korunmaktan hoşlanıyor. "Cari açık" en büyük risklerden biri olarak görüldüğü için, "cari açığı düşürüyoruz" sözünün arkasına saklanmak kolaylaşıyor. 
 
Buradan hareketle, ben kendi adıma Türkiye'deki İş Hayatının önündeki en büyük risk, şirketlerin "kaslı" değil "yağlı" olmasıdır diyorum. Rekabete karşı sürekli korunmak istemeleri de bu sebepten. Mesela akıllı telefon ithalatının artmasının "telefon üretememek" olduğunu sanan bir anlayış var. Telefonu herkes üretir. Ancak kullandığımız bilgisayar, telefon ve hayatımız için çözümler içeren uygulamaları koordineli olarak sunacak bir bakış açısını herkes üretemez. Bu sebeple spor ayakkabıdan çantaya, telefondan otomobile kadar hep yanı hatalı bakış açısı Türkiye'yi sırtından çekiyor. 
 
Türk Halkını sırf cari açık düşsün diye mükemmel olandan mahrum edip "idare eder" olana mahkum etmek çok büyük bir deha gerektirmiyor. Asıl deha küresel ölçekte kendini kabul ettirmiş markalarla küresel ölçekte rekabet etmek ya da onlarla beraber hareket etmek. Yoksa onları gümrük duvarlarıyla yorup vatandaşı yerli malı almaya zorlamak, işin kolayına kaçmaktan başka birşey değil. 
 
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki en büyük risk Türk İş Dünyası'nın ürettiklerine, devletin  vatandaşı mecbur etmesidir diyebilirim. Finansal Risk de bunun tam merkezindedir. Yağlanan şirketler bir gün sert rekabete maruz kaldıklarında kaçınılmaz olarak tarihe karışacaklardır. Turizmden Perakendeciliğe kadar hemen hemen her sektörde "iyi günler kötü yönetildiği için" yağlanma vardır. Bazı sektörler bunun acısını çekmeye başlamıştır. 
 
Peki diğer riskler önemsiz mi ? Değil elbette. Fakat, Jeopolitik Riskler her zaman vardı. Siyasette de "oh" dediğimiz günler sayılıdır. Bu karambolde, devlet ve özel sektör "korumacılık" işini hiçbir zaman doğru şekilde yönetemedi. Dün "cari açık sorun değil, kapanıyor işte" diyenler, bugün "cari açık mutlaka düşmeli" diyorsa ortada bir yanlışlık vardır. Enflasyon, cari açık, vergi politikalarındaki uyumsuzluk, Merkez Bankası'nın kararları, büyüme sancısı vs hepsi Türkiye için ayrı birer risktir. Kabul ediyorum.
 
Yine de "Türkiye'nin önündeki en önemli risk nedir ?" diye sorulduğunda cevabım bellidir. "Bol bol mal ve hizmet üretmek ama çözüm üretememek". 


     




© 2011 www.muhasebevergi.com Tüm Hakları Saklıdır.